İletişim Kuramları

İletişim kuramları, iletişim bilimsel biçimde açıklanmasını yardımcı olan kavramlardır. İnsanlar doğası gereği toplu halde yaşamayı tercih etmişler, birlikte üretmiş ve buna bağlı olarak hep iletişim içinde olmuşlardır. Gelişen toplumsal ilişkileri ve geliştirdikleri araçlar ile iletişim sürecinin günümüzdeki halini almasını sağlamıştır. Bu anlamda iletişimin temeli olarak adlandırabileceğimiz dil, dışarıdan öğrendiği gerçekliği duygu ve düşüncelerin aktarılmasını sağlar. Bu yüzden diyebiliriz ki dil ve düşünce, toplumsal yaşamın bir sonucudur.

Kitle iletişimi ise, çok sayıda kişinin bir araya gelerek oluşturduğu toplumsal gruptur diyebiliriz. Kitle iletişimi, bireyler ve sosyal tabakaları ifade etmek için kullanılmaktadır. Çünkü, kitle denildiğinde ayrıştırılmış bir ırk, cinsiyet veya ayrımı yapılmamakta ve farklılıkları gözetilmemektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde kitle iletişimi teknolojik araçlar; televizyon, radyo, sinema ve medya envanterleri tarafından yapılmaktadır. 

Yoğun emek ve iş bölümü gerektiren medya çalışmaları aynı zamanda belirli düzeyde büyük de maddi yatırımlara gereksinim duymaktadır. Bilgisayar teknolojilerinin iletişim alanınındaki giderek artan etkisi ile de kitle iletişimi oldukça yaygınlaşmıştır. Bu da kitlelere yer ve zamandan bağımsız iletişim kurabilme olanağı sağlamıştır.

Kitle iletişimi olarak adlandırdığımız medyanın çalışmalarının amaçlarını; para kazanmak ve/veya iletmek istedikleri ideoloji ve davranış kalıplarını kitlelere ulaştırmak şeklinde sıralayabiliriz. Televizyon şirketleri ürettikleri içerikleri izleyenlere ulaştırırken reklam verenlerden kazanç elde imkanı sağlarlar. (Yaylagül, 2006)


Kitle İletişiminde Temel Kuramlar

İletişim alanında pek çok çalışma yapılmış olmasına rağmen temel olarak iki görüş hakimdir. Bu temel yaklaşımlar ana akım ve eleştirel yaklaşımlar olarak sıralanabilir. Ana akım yaklaşımda çoğulcu görüşe sahip toplum esas alınır. Medyanın buradaki rolü çok aktiftir. Toplumsal değerler gözetilerek, kitleye verilen mesajlar denetim altındadır. Rakamların öne çıktığı, büyük ölçekli, katı bir soru formunun izlendiği ve sonuçlarının istatistiksel olarak çıktı alındığı, kantitatif araştırma yöntemi ile medyanın etkileri ölçümlenmektedir. Bu tür araştırmalardaki temel amaç, topulumun davranış değişiklikleri hakkında veri toplamaktır.Siyasal tercihler ve satın alma tercihleri konusunda ölçülebilir verilere ulaşmak amacıyla yapılan bu çalışmalarda sistem oluşturma kaygıları güdülmez.

Eleştirel paradigmada önceliği toplumun değerleri sorgulanır. Eleştirel görüşte, çoğulcu görüş kabul edilmez. Kitlelere ulaştırılan mesajların ölçülebilir olmasına karşıdır.  Disiplinler arası bir metodoloji arayışı içinde olan bu bakış açısı kültürel farklılıkları ve toplumsal eşitsizlikleri inceler. Bu yaklaşımlarda gelişen iletişim teknolojilerinin topluma etkileri, siyasi ve sosyo-kültürel boyutları ele alınır.

Bu farklı yaklaşımların farklı konular ile ilgileniyor olmasına rağmen ortak olan yönleri de mevcuttur. Örneğin, toplumsal ilişkilerin iktidar üzerindeki etkileri, medyanın rolü ve işlevi ortak araştırma konuları arasındadır.


Kitle İletişiminde Propaganda Modeli

Toplum bilimlerinin temel konusunu genel olarak toplum içindeki sosyal etkileşim oluşturmaktadır. Kitleler arasındaki sınıf ayrımı “modern” olarak nitelendirebileceğimiz (13.YY ve sonrası) tarih boyunca araştırmacıların ilgisini çekmiştir.

Burjuvazi kültürünün doğuşu ve işleyişi ilgi alanlarını oluşturmaktaydı. 13. yüzyılda kullanılmaya başlanan burjuvazi terimi Fransızca “bourg” yani “şehir” kelimesinden gelmektedir. Büyük kasaba ve şehirlerde yaşayan, hayatlarını ticaret ve el işçiliği ile sürdüren kişiler için kullanılmaya başlanmıştır.

Orta çağ sonlarında kentli olma bilinci ve sınıf ayrımı oluşmaya başlamıştır. Kilisenin ve feodal güçlerin etkisinin azalmaya başladığı 14. yüzyılda ise, tüccarlar, zanaatkarlar, soylular, gayrimenkul sahibi kişiler, elde ettikleri toplumsal ve siyasi haklar ile refah içinde yaşamaya başlamışlardır. 18. yüzyıla gelindiğinde ise, sanayi devriminin ortaya çıkışı ile yabancılaşmış bir toplumsal yapının varlığından söz edilmeye başlanır.

19. yüzyılda ise toplum bilimciler burjuva kültürü ve oluşumu üzerinde araştırmalara yoğunlaştılar. Birbirinden izole yaşayan, kuralsız ve yabancılaşma özellikleri gösteren sanayi devrimi sonrası toplumda iletişimi sağlayan, kitle iletişim araçlarının etkisi dönemin toplum bilimcilerinin araştırma konusu olmuştur. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası Faşizm, İtalya ve Almanya’da iktidara geçmiştir. Rus ihtilali ile birlikte SSCB ’nin kurulması, iletişim araçlarının toplum üzerindeki yönlendirici etkisini ortaya çıkarmıştır. . Ekonomik ve siyasal güce sahip olan entelektüel seçkinler propaganda için medyayı kullanarak insanları yönlendirebileceklerini fark etmişlerdir. 

Gerçekleşen toplumsal olayların nedenlerini araştıran toplum bilimciler oluşturdukları formülüzasyon ile toplumdaki benzer koşullarda yaşanan farklı olayları ve sonuçları Propaganda modeli ile açıklamaya çalışmışlardır. Bu yaklaşımda elit kitlenin gönderdiği mesaj, alıcı konumunda bulanan kitlenin deri altına enjekte edilmiş bir mermi gibi düşünülür. Nazilerin iktidara gelmesinde ve faşizmin yaygınlaşmasında etkin medya kullanımı gözlemlenir.


Shannon ve Weaver'in Kitle İletişim Kuramı

İletişimin bir bilim dalı olarak kabul edilmesi 20.yüzyılda gerçekleşmiştir. Bilimsel temellerini oluşturan en temel kuram sahipleri ise, ünlü bir elektronik mühendisi olan Dr. Claude Shannon ve matematikçi Dr. Warren Weaver’dır. 1949 yılında gerçekleştirdikleri "Matematiksel İletişim Kuramı" ile günümüz iletişim çalışmalarına da öncülük etmişlerdir.

Modelin anlayışına göre iletilen verinin içeriği önem arz etmemektedir. Burada önemli iletim işleminin başarılı olmasıdır. Örneğin, bir TV programında gayet başarılı bir teknik, başarılı oyuncular ve iyi bir senaryo yer alabilir. Modele göre bu program, izleyicisine teknik olarak sorunsuz ve kaliteli yayın hizmeti ile ulaştıysa burada bir problem yoktur. Ancak programda verilmek istenen mesajın izleyicilere ulaşıp ulaşmadığı veya izleyicilerin onu izleyip izlemediği modelin araştırma konuları arasında yer almamaktadır.

Modele göre önemli olan bir diğer konu ise gürültülerdir. “Gürültü” olarak adlandırabileceğimiz, iletişimin istenen kalitede gerçekleşmesine engel olan sinyal, cızırtılardır. Örnek verecek olursak, bir telefon görüşmesindeki cızırtı, görüşmenin istenmeyen şekilde “yanlış anlaşılmalara mahal verecek” gerçekleşmesine neden olmaktadır. 

Tamamen iletişimin teknik konularına odaklanan modele, ilerleyen yıllarda Melvin DeFleur tarafından geri bildirim metodu eklenmiştir. Bu metot ile izleyicilerin görüşleri çeşitli yöntemlerle, anket yapılarak, telefon edilerek vs., alınmaya çalışılmıştır. Bu şekilde verilmek istenen mesajın izleyiciye ulaşıp ulaşmadığı kontrol edilmeye çalışılmıştır.

 Bu model, kişiler arası iletişimi açıklarken uygun olsa da geri bildirim tepkilerinin yetersizliği sebebi ile çoğu durumu açıklamak için yetersizdir denilebilir.


Laswell'in Kitle İletişim Modeli

Kitle iletişim kuramları; iletişimin bilimsel biçimde açıklanmasına yardımcı olmayı amaçlayan belirli bir sisteme sahip kavramlardır. İletişim kuramlarının en önemlilerinden biri de  Lasswell Modeli olarak bildiğimiz modeldir. Siyaset bilimcisi Harold Dwight Lasswell’in çizgisel iletişim anlayışı ile oluşan model, iletişim bilimlerinde öncü bir yere sahiptir.

Lasswell’in iletişim modelinde; Kaynak kim? Neyi hedefliyor? Hangi kanalı kullanıyor? Kime ulaşmaya çalışıyor? Hangi etkiyi alıyor? gibi soruların yanıtı aranmaktadır. Aslen siyaset bilimcisi olduğu için Lasswell, çalışmalarını siyasi konular üzerinden gerçekleştirmiştir.

Lasswell’in modelinde “Kim” sorusu, mesajın kaynağını simgeler. Burada araştırmaların yapıldığı dönemdeki siyasileri tanımak ve onların karakteristik özelliklerini kitlelere iletmek amacıyla kuramın araştırma konuları arasında yer almıştır.

Kurama göre, “Neyi sorusu iletilmek istenen mesajın ne olduğunu ortaya koymaya çalışır. Buradaki mesaj etkinin somut hale gelmiş formudur. İletilen mesajın başarılı olup olmaması oldukça büyük öneme sahiptir. Örneğin “İşlenmiş gıdalar zararlıdır” mesajını verirken, işlenmiş gıdaların insanlara verdiği zararlarımı gösteriyoruz, yoksa işlenmiş gıdaların organik tarım ekonomisine verdiği zararı mı? Bireylerde “işlenmiş gıdalar zararlıdır”  düşüncesi oluşturulsa da, bunun ne tür örneklerle yapıldığı önem arz etmektedir.

Lasswell modelinde “Hangi Kanal” sorusu ile mesajın verilme yöntemi ifade edilir. Sözlü, sesli veya yazılı olarak ifade edebileceğimiz yöntemler anlaşılmaktadır. Model yüzeysel ve teknik olarak günümüz anlayışı için yetersiz olsa da teknolojik iletişim yaklaşımlarının temelini oluşturmaktadır.

Modelde yer alan “Kime” sorusunda topluluklar kastedilmektedir. Bu modelin eksik yanlarından biri de izleyici olan topluluklar oldukça pasif olarak değerlendirilmesidir. Kitleler yalnızca mesajı almakla ilişkilendirilirler. Düşünme ve karar verme özgürlüğüne sahip kitlenin geri bildirimi bu modelde de yer almamaktadır. Günümüzde yayınlanan gündüz kuşağı kadın programlarının içeriklerinin halkın isteğinin gözardı edilerek veya toplumsal sosyal sorumluluk bilinci önemsenmeden, reyting kaygısıyla yapılan programları örnek olarak verebiliriz. Yayından kaldırılan evlilik programlarına halkın RTÜK ’e şikayetleri oldukça etkili olmuştur. Dolayısıyla günümüzde geri bildirim yolları kısıtlı da olsa mevcuttur. 

Yine modelde yer alan “Hangi etkiyle sorusu modelin temelini oluşturur. Siyaset bilimi örneği ile yola çıkan modelde siyasi iktidarın kitlenin görüşüne etkisi araştırmanın konusunu oluşturur. Halen geçerli olan günümüz siyaseti ve medya anlayışı bu modelin de konusu olduğu üzere üzere oldukça geniş etkilere sahiptir.


İletişimde Riley Modeli

Riley yaklaşımı, İletişim araştırmaları arasında psikoloji kökenli olarak geliştirilen bir modeldir. Toplumsal yapıların iletişim süreçlerine etkisini inceleyen bu yaklaşım 1950’li yılların sonlarına doğru John W. Riley ve Mathilda White Riley tarafından ortaya atılmıştır. 

Bu modelde iletişim, toplumsal ve kurumsal bir etkinlik olarak ele alınmaktadır. Bu özellik, diğer iletişim modellerinde gözardı edilmiştir. Toplumsal grupları birincil ve ikincil olmak üzere ayıran modelde, birinci grubu; yakın ilişki içinde bulunulan sosyal çevre oluştururken, ikinci grubu örgütsel kuruluşlar oluşturmaktadır.

Kişilerin mesajı aldıklarında onları etkileyen toplumsal değerleri süzgeçten geçiriyor olmaları bu modelin araştırma konusunu oluşturmaktadır. Örneğin, belli bir ideolojik görüşe sahip çevre tarafından yetiştirilen bir kişinin, kitle iletişim araçlarından farklı ideolojik görüşe sahip birinin mantıklı dahi bulsa görüşünü değerlendirmesi, bu modelde bahsegelen toplumsal etkiye örnektir. 


Chomsky Herman'ın İletişim Modeli

Kitle iletişim modellerinde liberal ve radikal olmak üzere iki tür yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan liberal olan yaklaşımda; kitle iletişim araçlarının yönetimi sermaye gruplarının elinde gibi görünse de, izleyici kitleye karşı sorumluluk duyar ve tarafsız yayıncılık yapar anlayışı bulunmaktadır. 

Radikal yaklaşımda ise, "Rızanın İmalatı” kitabı temel alınır. Edward S. Herman ve Noam Chomsky tarafından kaleme alınan bu kitapta, medya ve iktidar ilişkisi ele alınır.  Herman ve Chomsky’nin tezlerinde iktidarın isteği ile şekillenen medyada gerçekler çarpıtılır ve farklı bir algı sunulur. Bu yaklaşıma göre, gündemdeki gelişmeler politik hedefler doğrultusunda belirlenerek siyasilerin çalışmalarını desteklemektedir. Siyasi kampanyalar için kitlelere yönlendirme yapılmaktadır. Kitle medyasının ekonomi politiğinin konu edildiği başyapıtta, medyanın sansürsüz bir biçimde iktidara nasıl destek olabiliyor? sorusuna yanıt aranır. Kitaba göre, sistemli bir biçimde haberler şekillendirilir ve tepki almayacak şekilde kitleye sunulur. Güler, Meltem (2018)


Propaganda Modeli olarak da adlandırılan Chomsky ve Herman’ın iletişim modelinin aşamaları şu şekilde sıralanabilir.


1. Hakim olan kitle medyasının şirketlerinin büyüklüğü, tekelleşmiş mülkiyeti, kar amaçlı ve sahiplerinin serveti;

2. Temel kazanç kaynağı olarak reklamcılık yapmaları,

3. Temel haber kaynaklarının iktidara yakın uzmanlar tarafından edinilen bilgilerden oluşması,

4. Medyaya yönelik tepki içeren zorlayıcı üretim,

5. Denetleme mekanizması olarak “anti-komünizm” ideolojisi

Sonuç olarak Chomsky ve Herman'ın iletişim medyanın davranış ve işleyişi ile ilgili bir modeldir. 


Eleştirel Yaklaşımlarla Geliştirilen Kuramlar

 İletişim bilimlerinde, mevcut toplumsal düzeni yasal biçimde devam ettirmeyi hedefleyen kuramlar, ve yaklaşımlar "ana-akım" kuramlar olarak tabir edilmektedir. Var olan toplumsal sistemi eleştirel tarzda araştırmalar ile değerlendiren çalışmalar ise; “eleştirel kuramlar” olarak adlandırılmaktadır. Kitle iletişim araçlarını tarihsel ve düşünsel araçlar olarak bakan bu yaklaşımlara göre, kapitalizmin egemen olduğu toplumların medyasını burjuvazi yönetir düşüncesi hakimdir. Bu bakış açılarına sahip olan bilim insanları çeşitli okullarda araştırmalar yapmışlar ve günümüz iletişim çalışmalarının temellerini atmışlardır. Bunlardan biri de 1923 yılında Almanya ’nın Frankfurt şehrinde kurulmuş olan Frankfurt Okulu’dur. Birinci Dünya Savaşı döneminde savaşın yarattığı kriz ortamı ve devrimlere bir tepki olarak kurulan Frankfurt Okulu, Marksist bir bakış açısını temel alır. Zengin ve güçlü bir Marksist olan Felix Weil’in öncülüğünde kurulan okul, zamanla pek çok akademisyenin ilgisini çekmiştir. Frankfurt Okulu'na göre kitleler güç sahibi kişiler tarafından kolaylıkla yönlendirilebilirler. 

Kapitalizmin etkin olduğu toplumlarda gerçekler burjuva toplumları tarafından üretilir, işlenir ve kitlelere ulaştırılır. Düşünsel gerçeklikler çarpıtılır. Buradaki amaç, güç eşitsizliğini ve iktidar olma mücadelelerini gizleyerek istenilen sistemi, yasal olmadığı halde toplum içinde çok fazla eyleme dökerek yasallaştırmaktır.

Egemen güçlerin hakim olduğu toplumsal yapıları araştıran düşünürler hegemonya kavramını ortaya atmışlardır. Hegemonya kavramını, kısaca ideolojik ve kültürel kontrolün elit kesimde olduğu bir kavram olarak tanımlayabiliriz.

Hegemonyayı, Rus sosyalist devrimci Lenin tarafından siyasal bir birleşme stratejisi olarak tasarlar. Ünlü İtalyan düşünür, siyasetçi ve sosyalist kuramcı Gramsci’ye göre ise; toplumsal sınıfların çıkarları düşünsel boyutta temsil edilebilir. Gramsci’nin hegemonya anlayışında, elit kesimin diğer kesimlerden kişiler üzerinde etkisi bulunmaktadır.


Diğer Kuramlar ve Yaklaşımlar

 Kitle iletişim araştırmalarından bahsederken mutlaka üzerinde durulması gereken bir konu da kullanımlar ve doyumlar yaklaşımıdır. Ülkemizdeki araştırmalar arasında, zorlu saha çalışma süreçleri ve metodolojisi nedeniyle gereken ilgiyi görememektedir. Medyaya karşı bakış açısı kazandırmayı amaçlayan bu yaklaşımda izleyici kitle pasif olarak düşünülmez. Kullanımlar ve doyumlar yaklaşımında izleyiciler karar veren tarafta yer alır. Tercih edebilen ve önceden planlayarak izlem gerçekleştirebilen kitle medyayı bu doğrultuda kullanır.

1940’lı yılların başında radyo dinleyicilerinin tercihlerini araştıran Paul F. Lazarsfeld ve Herta Herzog’un bu çalışmaları yaklaşıma öncülük etmiştir. İletişim ve kitle iletişimi çalışmaları ile tanınan Amerikalı davranış bilimci Berelson’nun 1949 yılında yapmış olduğu izleyici reaksiyonunu ölçen araştırması medyanın kullanım tercihleri hakkında bazı temel bilgilere ulaşılmasını sağlamıştır. Berelson’un araştırma sonuçlarına göre kitleler medyayı; 

Kamusal işler ile ilgili bilgi alma,

Gündelik konular için bir araç ve dinlenme kaynağı olma, 

Sosyal itibar sağlama, 

Sosyal iletişim kurma gibi konularda kullanıldığı öne sürülmüştür.

İletişim araştırmaları konusunda söz edebileceğimiz bir diğer kuram ise; Gerbner’in kültürel göstergeler ve ekme-yetiştirme kuramıdır.  Amerikalı iletişim bilimi profesörü Gerbner’in 1967 yılında, şiddetin nedenleri ve önlenmesi konusunda gerçekleştirdiği araştırması ile başlayan “ekme kuramı” kitle iletişim araçlarının uzun dönemdeki etkilerini konu alır. Özellikle televizyonun kişilerin inanç, düşünce ve davranışları üzerindeki etkisinin gücünü öne çıkarır. 

Gerbner’e göre televizyon izleyicisi kendisine verilmek istenen mesajdan hemen etkilenmemektedir. Bu modelde, verilen mesajların kişilerin düşüncelerinin ve değerlerinde yer etmesi ve içine işlemesi sürecine “ekme” denilmektedir. Birey tarafından alınan mesajın tutum ve davranış olarak ortaya çıkması ise “filizlenme” olarak adlandırılmaktadır. Televizyonun etkisi ile gerçek yaşamında soyutlanan ve artık bir bağımlı haline gelen izleyici yaşam tarzında değişikliğe gitmektedir. Gerbner ve arkadaşlarının yaklaşımlarına göre televizyon, “imajlar ve mesajlar aracılığıyla istenen mesajı bireyin zihnine ekmektedir. ( Erdoğan İrfan, 1998)


SONUÇ

İletişim teknolojilerinin gelişimi ve değişen iletişim yöntemleri zaman içinde çeşitli yaklaşımların oluşmasına neden olmuştur. Ana akım yaklaşımlar, daha temel düzeyde bir bakış açısı sunarken, eleştirel yaklaşımlar daha sorgulayıcı ve derin istatistiki araştırmalar ile çalışmalarını sürdürür. Siyasi iktidarların ve burjuvazilerin medya üzerindeki etkisi, geçmişten günümüze devam etmektedir. Toplumsal olaylara ve kültüre etkisi araştırılan medya çalışmalarının metotları ve bakış açıları farklı olsa da, bütün kuramlar yeterince veriye ulaşmak ve olayları anlamaya çalışmak üzere yola çıkmışlardır.

Medyada yer alan her veri bir kurgudan ibarettir. Her veri akışının bir düzeni ve sistematiği mevcuttur. Medyada yer alan her şey gerçek değildir. Ancak bunu pasif olarak adlandırabileceğimiz izleyicinin fark etmesi çok zordur. Çoğu zaman medyada egemen ideolojiye ait değerler ön plana çıkarılmaktadır. Bu sebeplerle medyada yer alan mesajların izleyiciler tarafından eleştirel ve sorgulayıcı şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Medya okuryazarlığı bu anlamda büyük öneme sahiptir. Bu bilincin ve farkındalığın sağlanabilmesi için bireylere erken yaşta medya okuryazarlığına dersleri verilmeli ve bir bakış açısı kazandırılmalıdır.  Bireylerin kuramlarda bahsedildiği şekilde pasif izleyici konumundan çıkıp; düşünen, eleştiren, sorgulayan ve yaptırımlara dönüştüren tarafa geçmesi gerekmektedir. Özellikle konu sağlık olduğunda medyada yer alan ve alabilecek haberlerle hastaları yanlış tedavilere yönlendirebilecek içeriklerden korumak için, sağlık profesyonellerinin kamuoyuna doğru bilgileri ulaştırma sorumlulukları bulunmaktadır.